Burada Oya Ergun'un babasının hastalığı ile ilgili anlattığı 3 hikayeyi okuyacaksınız. Duyarlı bir sanatçının kaleminden yüreğinize dokunacak deneyimler...
Birinci Hikaye
Babam 2004'te demans (Lewy cisimcik demans) tanısı aldı. Ama hastalığının çok daha önce başladığını hastalığı tanıdıktan sonra farkettik. Ben 2005 yazında yurda döndüm. Uzaklarda üzülmeyeyim diye bana demans tanısından kimse sözetmemiş, geldiğim günden iki gün sonra öğrenmiştim, babamın yeni durumunu telefonlardan "galiba babam depresyonda " diye yorumlamaktaydım.
İki yıl boyunca görmediğim babam hayatımda ilk kez sakal bırakmış, evin içinde boş boş dolanmaktaydı. Bir yıl önce yeni bir eve taşınmışlar ve yeni çalışma odasında kitapları rasgele tasnif edilmiş, çok düşkün olduğu plakları için değme kütüphane kataloglarına taş çıkartan kataloğuna, ona hediye gönderdiğim CD'ler dahil, son iki yılda edinilmiş hiçbir yeni plak-CD-kaset işlenmemişti. Katalog işleme ve kitap düzenlemeyi birlikte yapmamızı önerdiğimde büyük mutluluk duydu. Eskiden sadece çok beğendiği bazı makaleleri kesip biriktirdiği gazetelerin tamamını biriktirmeye başlamıştı. Bir süre sonra ortada bıraktığım her kitabım ya da kağıt cinsi her şeyim kayboluyor ve babam tarafından gizlice odasına getirildiğini farkediyordum. Ortalıkta kağıt cinsi ne varsa çalışma odasına getirip rasgele koymuş, ayrıca, limon, kiraz, erik, şefrali vb. cinsi meyvelerin çekirdeklerini küçük kutularda tutma huyu edinmişti.
Yurda döner dönmez ailemin yanında geçirmek için bir hafta ayırmıştım, çünkü bir sürü iş görüşmelerim vardı. Ama iş görüşmesi kadar hayati randevular da olsa bir şekilde hepsini ertelemeyi başardım ve ailemin yanında babamın bu yeni durumu nedeniyle yirmibeş gün geçirdim. Artık babamın bilinçli zamanının az kaldığını ve onunla daha çok zaman geçirmemin iş görüşmelerinden daha hayati olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. O yirmibeş gün annem , babam ve ben küçük yeğenimi de alıp birlikte çay bahçelerine gittik, akşam yürüyüşlerine çıktık, plaklar dinledik, CD kataloğunu onun için basitleştirdim......... ve daha bir sürü küçük işler. Tabii en önemlisi, hastalık hakkında durmaksızın okudum. Hastalığı hiçbir şekilde kabullenmemiş olan anneme durumu günler boyunca anlatmaya çalıştım.
Şimdi yıl 2009. 2005 yılındaki o yirmibeş gün birlikte olduğum babamla şimdiki babamı karşılaştırıyorum da: Demansı, ağır bir ruh kanseri, insanın bütün karakterini ve ruhunu paramparça eden, insanı son derece aciz ve yalnız bırakan bir hastalık olarak tanımlamak istiyorum. Güncel olaylar, politika, edebiyat, felsefe ve en çok da müzikle ilgili derin sohbetler ettiğimiz, çocukluğumda her cumartesi pazar kahvaltı sonrası birlikte müzik yaptığımız, her zaman jilet gibi şık giyinen, son derece adil, dürüst, iyi, namuslu, sıcacık kalpli babam bambaşka görünen bir adama dönüştü. Ama şunu söylüyorum hep kendime, bu görünen onun hastalığı, oysa sağlıklıyken nasıl bir insandı? İşte o halindeki insan gibi bilinmeli ve hatırlanmalı ve ona öyle davranılmalı. Hastalanmadan önce ona siz diyen pek çok kişinin babamın bu çocuklaşan halinde artık ona sen demeye başladığını görüyorum. Hastalığı iyi tanıyan biri olarak ben biliyorum ki, babam saygıyı son derece hakeden onurlu bir hayat yaşadı. Görünen ve her geçen gün daha da gerileyen bu yeni karakterin onun hastalığı olduğunu ve onunla kurulan ilişkide hastalıktaki haline değil onun gerçek haline hitap etmek gerekliliği, hasta hakkı olarak tanınmalı.
Demans ile ancak sevgi başa çıkabilir. Sonunun çok kötü olduğunu bile bile bu hastalığa karşı savaşan özel hekimlerin içinde çok güçlü bir sevgi olduğuna inanıyorum.
2010 hepimize sevgi ve barış getirsin.
İkinci Hikaye
Babam okumayı çok seven, edebiyata da hayli düşkün biriydi. Hastalık teşhisi konulduğunda hala okuyor ama okuduğunu anlamıyordu. Yine de okumayı ısrarla sürdürüyor, gazetedeki sevdiği makaleleri, eline bir cetvel alıp, gözlüklerini takıp, yüksek sesle heceleyerek okuyordu. Ona otuz yaşımı geçtiğim halde severek okuduğum ilkokul 3 seviyesinde resimli çocuk kitapları hediye ettim. Babam kitapların resimli çocuk kitabı olduğunu farkedince belli etmese de bozuldu. Ona bu kitapları ne kadar çok sevdiğimi, insanı rahatlattığını, içindeki çocuk ruhuna hitap ettiğini anlattım ve masasına bıraktım. Bir süre sonra beni çağırıp bana kitaplığından çıkardığı ağır bir politik kitaptan bir bölüm okumamı istedi. Tane tane okudum, anlamadığında vurgulamamın hatalı olduğu konusunda beni uyarıp yeniden okumamı istiyordu. Uzun bir süre okudum. Ne kadarını anladı bilemiyorum. Ama bunları okutması aslında hala anlayabilirliğini test etmesinin yanısıra, çocuk kitaplarını reddetmesinin başka bir şekilde ifadesiydi. Ertesi gün odasının önünden geçerken, çocuk kitaplarından birini seçip yine cetvel ve gözlükleriyle okuyor olduğunu görünce gözlerim doldu.
Bir buçuk ay kadar sonra tekrar ziyaretlerine geldiğimde bana iyice içini döktü, okuduklarını anlayamadığını, kafasının içinde alev alev yanan bir ağrı olduğunu söyledi, gerçekten de hep başını tutuyordu. Bir ara gözüm masadaki çocuk kitaplarına ilişti. Hala masadaydılar ve aralarında cetvel vardı. "Peki bunları denediniz mi" diye sordum. Başını umutsuzca iki yana sallayıp, "Ah ah! Beni böyle göreceğinize, keşke ölmüş olsaydım" deyiverdi. Belli ki çocuk kitaplarını bile anlayamıyordu. "Baba'cığım, sizin varlığınız bana her zaman ne kadar güç veriyor biliyor musunuz" diyerek uzun uzun sevgimi anlatınca, yüzündeki o kahreden acının yerine çocuksu bir mutluluk, gülümseme belirdi, ardından da şakalaşmalara başladı.
Herşeyin aslında farkında olarak beynimizi kaybetmek, en çok demans hastasının bizzat kendisi için çok derin bir acı. Bu acıları sadece ona sevgiyle yaklaşarak ve ona onu seviyor olduğunuzu düzenli olarak hissettirerek hafifletebiliyorsunuz.
Üçüncü Hikaye
Babamın hastalığında bana en çok acı veren şey ne biliyor musunuz? Yıllar boyunca söylediği her cümleden bilgelik akmış, insanlara yardımcı olmak için çırpınmış Baba'cığımı artık kimsenin görmek istememesi, ziyaretine gelmiyor olması ve toplum içinde bulunabildiği zamanlarda arkadaş sohbetlerinde olağanüstü ilgi bekleyen babamın gözlerinin içine bir kere bile bakılmıyor olması, aslında hiç istenilmese de doğal bir şekilde izole ediliyor, derin yalnızlığına terkediliyor olması. Bu hastalar konuşulanı anlamıyor bile olsalar, algıları son derece güçlü oluyor, gözlerinin içine gülerek bakılıyor olmaya bir bebek kadar muhtaçlar.
Kurban bayramlarını her yıl anne babamın yanında geçiririz. Bu yıl bir sebeple 5 aylık oğlumla birlikte bu ziyareti epeyce uzatma şansımız oldu. Yani babamın yanında 2 hafta kadar kalabildim. Bu çok iyi oldu çünkü babam yeni doğan oğluma doğduğu günden beri olağanüstü bir düşkünlük ve sevgi göstermekte. Gerçekten, doğumdan sonra birlikte çok zamanlar geçirdik, babam hayatında ilk kez yaşadıkları şehirden taşınma isteklerini dile getirir oldu. Bizim yakınımızda olmayı istediğini çok sıklıkla hissettiriyor.
Hastalığı oldukça ilerleyen babam bu son uzatmalı bayram tatilinde artık onlarla yaşayacağıma iyice inanmış. Ama gitme günü geldi çattı. O sabah babam henüz uyanmamıştı ama ona hoşçakal demeden gitmek olmazdı elbet. Annem onu uyandırarak bizim gideceğimizi söyleyince babam "eyvah eyvah" diyerek, hiç olmadığı kadar büyük bir hızla kalkıp giyindi ve aşağı indi. Arabaya bavulların konulduğunu görüp emin oldu ki gidiyoruz. Babamın ellerini tutup "hoşçakalın babacığım, yine geleceğiz, siz de ne zaman isterseniz gelin tamam mı" diye sarılmaya yeltendim ama babam bana sımsıkı sarıldı ve hayatımda ilk kez gördüğüm bir şekilde titreyerek, hıçkırarak bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Ciddi konuşma güçlüğüne rağmen, "ben dede değil miyim, bana yazık değil mi" diyebildi. Ben de gözyaşlarına boğulmuştum uzun bir sarılmadan sonra çevreme bir baktım ki, annem, kardeşim, eşim, çok sevdikleri Mesut Amca'yı öyle gören karşı komşularımız, yardımcımız, yani herkes ağlıyordu. "Tamam Baba'cığım, hadi gelin binin ön koltuğa siz de geliyorsunuz" dedim. Babam hiç itirazsız bindi, zavallı şaşkın Anne'ciğim "Aa ama şu işim var bu işim var" derken kardeşim "Ben hallederim" dedi, komşular da anneme destek verince annem kısa sürede bir bavul hazırlayıverdi. Beş yetişkin bir bebek, 700 km'yi bayram trafiği falan dinlemeyerek aşıverdik. Bir hafta da bizim yeni evimizde geçirdik. Onunla uzun vakit geçirmemiz babama çok yarıyor, bizimleyken bütün gününü uyuyarak geçirmiyor, hatta kaşık tutuşunda bile düzelme gözlemledik.
Babam dönerken enerjisi çok daha iyiydi. Ordan ayrılmayacağımıza inandırdığı için kendini o ayrılığı az kalsın bir travma olarak yaşayacaktı ama burdan ayrılırken çok daha anlayışlıydı. Babama yarayan şey sanırım beş aylık oğlumun ona bebek saflığıyla kocaman gülüşleri ve ailece oturulup konuşulurken, babam hiç anlamıyor olsa da onun gözlerine her cümlede sevgiyle bakarak konuşmam ve sık sık sevildiğini hissettiriyor olmamızdı.



Beyin Hakkında Merak Ettikleriniz için
Ben Alzheimer olursam bunları unutmayın